Bir günü, üç gün gibi yaşıyorlar

19

Bir günü, üç gün gibi yaşıyorlar

Yıllarca kanserle savaştı, ameliyatlardan, metastazlardan yılmadı, hep umutlu ve pozitifti. Kazım Kanat bir röportajında “Bir günü üç gün gibi yaşıyorum”demişti. Kanserle dolaylı veya direkt yüzleşenler de ‘hızlandırılmış yaşam’ konusunda aynı düşüncede.

Geçtiğimiz günlerde yaşama veda eden spor yazarı Kazım Kanat, kanserle mücadelenin simgelerinden biriydi. Yaşadığı zorluklara karşın hayata hep tebessüm eden ve ümidini kaybetmeyen Kanat’ın, “Hastalıktan sonra birgünü üç gün gibi yaşadım”sözleri, kanserle yaşayan ve onunla savaşan hastalar kadar, hekimlerin da yaşama bakışını özetliyor. Bu hastalıkla yüzleşenler yaşamı, “hızlandırılmış turda ve daha dolu dolu” yaşamak için özel bir gayret harcıyor. Oğlu Mesut Kanat, NTVMSNBC’ye babasının bunu nasıl başardığını anlattı, kanser hastaları ve onkologlar durumun kendileri için de farklı olmadığını ifade etti. Bu hastalıkla tanışanların bu şekilde düşünmelerinin son derece normal ve doğal olduğunu belirten Psikiyatr Kemal Arıkan ise, “Çünkü yaşam bir sınavdır. Bu sınavda ötekilerine bir saat süre tanınırken, kanser hastalarına 20 dakika süre tanınır. Dolayısı ile onlar birgünü üç gün gibi koşturarak yaşarlar” şeklinde konuştu.

MESUT KANAT: ‘MELEĞİM’E DUYDUĞU AŞK BABAMIN ÖMRÜNÜ UZATTI
Mesut Kanat, babası ile ilgili şunları anlattı:

“Bir günü üç gün gibi yaşamak, umudun umudu olmak, yaşamın tüm güzelliklerinden feyz almak, kendisini kanser savaşçısı olarak ilan eden babamın yaşam felsefesiydi. Babam kansere yakalandıktan sonra hayallerini ertelemeyerek, yaşama sıkı sıkıya sarılarak, yaşı 50’yi geçmiş olsa dahi hayatında köklü değişiklikler yaparak birgünü üç gün gibi yaşadı ve yaşadığı her saniyeden büyük bir zevk aldı. “Hastanede dört ay yaşayacağıma, Bodrum’da bir ay yaşamayı tercih ederim” derdi. Çünkü deniz ve yelken babamın ömrüne ömür kattı. Teknesi “Meleğim” ile kurduğu aşk, onun ömrünü uzattı. Sadece bu kadar değil, babam 50’sinden sonra küpe taktı, tambur dersleri almaya başladı, onu üzen, enerjisini düşüren insanlardan uzaklaşıp yalnızca sevdikleri ile paylaştı yaşamı. Babam, bu yaşam felsefesi ile hastalıktan sonraki ömrünün bir dakikasını bile boşa geçirmeden yaşamayı, mutlu olmayı başardı ve hekimlerin söylediklerinin tersine çok daha uzun yaşadı.”

SİBEL KALAYCI: UYKUDA GEÇEN ZAMANA ACIYORUM
Sibel Kalaycı, 1974 doğumlu, gazeteci… 27 yaşında meme kanserine yakalandı, kısa süre sonra hastalık karaciğerine, arkasından beynine metastaz yaptı, malulen emekli oldu. 2003 yılından beri arasız kemoterapi görüyor. “Süreç insanı yoruyor ama hiç bir vakit pes etmedim ve etmeyeceğim. Zorlandığım zamanlar olmasına karşın hayattan zevk alıyorum ve yaşamayı çok seviyorum. Bunun için de yaşadığım anın her saniyesini değerlendirmek için elimden geleni yapıyorum” diyen Sibel Kalaycı, uykuda geçen zamana acıdığını söylüyor:

“Uyuduğum zamanı boşa geçirdiğimi düşünüyorum. Bu yüzden daha az uyumak için gayret harcayarak günü daha uzun yaşamaya çalıyorum. Günün birinde sağlığım daha kötü olursa sürekli uyumak zorunda kalacağımı düşünerek ne kadar çok şey yaparsam o kadar iyi diye düşünüyorum. Bir günü üç gün gibi yaşamaya, bir dakikayı bile boşa geçirememeye çalışıyorum. Anı yaşamak benim için oldukça önemli, çünkü benim için zamanın, diğer insanlardan daha az ve daha kıymetli olduğu kanısındayım. Kemoterapi aldıktan sonra çok halsiz olmama karşın zamanı boşa geçirmemek ve daha iyi değerlendirmek adına kendimi zorluyorum, bir müddet dinlendikten sonra kalkıp, gezmeye gidiyorum, zevk aldığım şeyleri yapmaya başlıyorum. Dağlara, denizlere, tabiata daha fazla vakit ayırıyorum çünkü zevk aldığım şeyleri yapmak bana iyi geliyor. Mesela iki gün önce kemoterapi aldım, yarın arkadaşlarımla Bolu’ya piknik yapmaya gitmeyi planlıyorum. Kısacası birgüne, birgünde yapılabileceklerden daha fazla şey sığdırmak için çabalıyorum, çünkü yaşamak çok güzel…

Kanserle doğrudan yüzleşenler yaşamı bu şekilde algılıyor. Kansere, hastaları vasıtası ile şahit olan onkologların görüşleriyse şöyle:

PROF. DEMİR: ONKOLOGLAR DA BÖYLE YAŞIYOR
Prof. Dr. Gökhan Demir, İstanbul Bilim Üniversitesi Onkoloji Bilim Dalı Başkanı:
“Çok doğru bir tesbit; çünkü bunu yalnızca kanser hastaları yaşamıyor, onkologlar da bu şekilde yaşıyor. Gerçekten yalnızca kanser hastaları değil, bu hastalıkla uğraşan hekimler de geçen birgünün yaşamta en kıymetli şey olduğunu görüyor. Bu nedenle her günün içini tam olarak doldurarak yaşamaya çaba ediyorlar. Yani bu durum yalnızca kanser hastaları için değil, onlarla her gün haşır neşir olan onkologlar için de geçerli.

Çünkü yaşamın ne kadar uçucu olduğunu anlıyoruz. Genellikle hiç bir şey olmayacakmış gibi yaşıyoruz; genetik olarak öyle programlanmışız, halbuki öyle değil. Hayatımızda her an radikal değişiklikler olabiliyor ama bu değişiklikler olmadan bunları göremiyoruz. Kanserle hastalarımız aracılığıyla tanışmış ve hastalığın nasıl bir seyir izlediğini bilen kişiler olarak biz onkologlar, yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu, boşa geçirilmeden, içi doldurularak yaşanması gerektiğini her gün yeniden öğreniyoruz ve tabi ki bizler de birgünü üç gün gibi yaşamaya çaba ediyoruz.”

PROF. DARENDELİLER: YAŞAMIN KIYMETİNİ DAHA İYİ ANLIYORUZ
Prof. Dr. Emin Darendeliler İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü:
“Aslında tüm doktorlar yaşamın ne kadar değerli olduğunun farkında ama biz onkologlar kanserle daha fazla yüzleştiğimiz için bizim yaşamı daha dolu dolu yaşamak istememizde bu hastalık ön plana çıkıyor. Ben de Kazım Kanat’ın söylediği gibi birgünü üç gün gibi yaşamaya çalışıyorum. Biz onkologlar yaşamın değerini çok daha iyi anlıyoruz ve bunu değerlendirmek için çabalıyoruz. Ben mümkün olduğunca kendime ve hobilerime, kısaca beni mutlu eden şeylere daha çok zaman ayırmaya çalışıyorum.”

PROF. TECİMER: HASTALARLA EMPATİ YAPIP ETKİSİNDE KALIYORUZ
Prof. Dr. Coşkun Tecimer, İstanbul Bilim Üniversitesi Onkoloji Anabilim Dalı:
“Kanser hastaları yaşamlarının sınırlı olduğunun, hayat sürelerinin sınırlı olduğunun bilincinde olabilirler, onlar için hayat çok daha kıymetlidir. Çocukları düşünün: Çocuklar ölümden habersizdir, hiç hayatını kaybetmeyecekmiş gibi yaşarlar, vakit onlar için çok kıymetli olmayabilir. Ama yaş ilerleyip sona doğru yaklaştıkça yaşamı sorgulama biraz daha artıyor ve zamanı daha iyi değerlendirme dileği ortaya çıkıyor. Bunun manası kanser hastaları için bir kat daha fazla, onlar sınırlı hayat sürelerini daha doyarak yaşamak istiyorlar.

Onkologlar olarak bizim diğer doktorlardan biraz daha farklı bir bakış açımız var, hastalarımızla empati yaptığımızda, onların üzüntülerini duyup, tesirinde kalıyoruz. Dolayısı ile yaşamın aslında pamuk ipliğine bağlı olabileceğini düşündüğümüzde yaşadığımız anın iyi değerlendirilmesi gerektiğini daha çok hissediyor olabiliriz. Yolda yürürken başımıza saksı düşmesi veya araba çarpma riski her insan için aynıdır, ama kanser hastalarının hastalıklarından kaynaklı tehlikeleri göz önüne alarak yaşamı daha dolu yaşamak istemeleri çok anlaşılır bir durum.”

PROF. ARIKAN:DİĞERLERİNİN 1 SAATİ, ONLARIN 20 DAKİKASI VAR
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde her cuma kanser hastaları ile grup terapisi yapan ve kanser psikolojisini yakından takip eden Psikiyatri Anabilim Dalı Prof. Dr. Kemal Arıkan ise şu tesbitte bulunuyor:

“Kanser teşhisi, ‘Yaşam devam eden diğer insanlara göre daha az olacak’ mesajını içerisinde barındırır. Bu doğru bir algılayış değil ama bu teşhis bu şekilde bir mesajla beraber gelir. Teşhisten sonra insanoğlu telaşlanırlar, şok olurlar ama bir hafta-10 gün içerisinde hastaların yüzde 80’i bu duruma alışır. Geri kalan yüze 20’lik bölümdeyse inkar ve şok hali devam eder ve bu hastaların psikolojik desteğe ihtiyacı vardır. Bu süreçte özelikle genç hastalar, yaşamın geri kalanını daha iyi değerlendirmek için farklı bir gayret içine girer ve hiç bir anı boşa geçirmemeye çalışır.

Ben kanser hastalarının birgünü üç veya beş günmüş gibi yaşamalarını çok iyi anlıyorum. Çünkü yaşam bir sınavdır, bu sınavda ötekilerine bir saat süre tanınırken, kanser hastalarına 20 dakika süre tanınır. Dolayısı ile kanser hastaları birgünü üç gün gibi koşturarak yaşarlar, birgüne herşeyi sığdırmak, hiç bir şeyden yoksun kalmamak için hızlı ve daha dolu yaşamak isterler; tabii ki kullandıkları ilaçların ve tedavinin müsaade eddiği oranda…”

TÜLAY SAĞLAM: HIZLANDIRILMIŞ TURDA DOYA DOYA YAŞAYABİLMEK
Ve bu haberi hazırlayan ben, Tülay Sağlam… 2003 senesinde meme kanserine yakalandım, yaklaşık beş sene sonra göğüs kemiğine metastaz gerçekleşti. 5 senedir vücuduma yüklenen onca kimyasalın ve bağışıklık sisteminin müsaade eddiği oranda ben de yaşamı Kazım Kanat’ın ifade ettiği gibi birgünü üç güne denkleyecek şekilde yaşamaya çalışıyorum. Yani hızlandırılmış turda ve doya doya yaşamak için uğraşıyorum. Yaşadıklarımı 2003 senesinde çıkardığım bir kitapta anlatmaya çalışmıştım. Kitabın arka kapağına koyduğum Nazım Hikmet’in şu dizeleri söylemek istediklerimin özetini oluşturuyordu:

Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın,
Bir sincap gibi mesela…
Yani yaşamın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani tüm işin gücün yaşamak olacak…..

Ben de sincap gibi yaşamaya çalışıyorum ve şayet Prof. Arıkan’ın söylediği gibi yaşam bir sınavsa, sürenin 1 saat veya 20 dakika olmasının çok fazla bir ehemmiyeti yok. Önemli olan yenen her lokmanın, solunan her nefesin tadına vararak, tadını çıkararak sınavdan çıkabilmek. Ama sorulara doğru yanıt vermiş olabilmenin sevinci ve huzuruyla…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here